BİR KAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ! Dizi / Program / Film / Haber / Video / Oyuncu vb.

SHOW TV'nin ilgiyle izlenen dizisi 'Aziz'de 3'üncü bölüm heyecanı bu akşam saat 20'den itibaren ekranlara yansıyacak.
Yapımını O3 Medya'nın, yapımcılığını Saner Ayar'ın üstlendiği 'Aziz'in proje danışmanlığını Zeynep Günay Tan yapıyor.

Proje tasarımını Necati Şahin'in gerçekleştirdiği, yönetmen koltuğunda Recai Karagöz'ün oturduğu, senaryosunu Eda Tezcan'ın kaleme aldığı dizinin kadrosunda Murat Yıldırım, Damla Sönmez, Simay Barlas, Ahmet Mümtaz Taylan, Fırat Tanış, Güven Murat Akpınar, Eren Hacısalihoğlu, Suzan Kardeş, Ayten Soykök, Elif Sönmez, Füsun Demirel ve Meral Çetinkaya yer alıyor.

Bu güçlü kadroya ayrıca Cenan Çamyurdu, Baran Akbulut, Haydar Köyel, Berkay Akın, Mehmet Avdan, Özgür Onan, İmren Şengel gibi birbirinden değerli isimler de eşlik ediyor.

'Aziz' için Beykoz Kundura Fabrikası'nda kurulan set, adeta küçük bir Antakya.
Sanki zaman makinesiyle 2021'in İstanbul'undan 1930'lu yılların Antakya'sına uzanıyorsunuz.
Dar sokaklar, görkemli konaklar...
Halı tezgahları, Arnavut kaldırımları...
Türlü türlü aksesuarlar..
1930'lu yıllara uzanmanıza ziyadesiyle yetiyor.
O yılların 'Dilruba'sı Damla Sönmez, Habertürk'ten Mehmet Çalışkan'ın sorularını cevapladı.

Dönem yapımları, oyuncular için daha mı keyifli oluyor?
Dönem yapımları daha keyifli ama zorlukları da var elbette. Bir kere o atmosferin içine girdiğiniz zaman kostümlerin size verdiği başka bir hava var ve sizi başka bir vücut diline sokabiliyor. Bir yandan da tabii ki hazırlığımız daha uzun sürüyor. Sanat ekibinin çok büyük emekle yaptığı çalışmaları da unutmamak lazım. Her iş gibi kolaylıkları, keyfi de var zorlukları da.

'Aziz'den 'Dilruba' karakteri için teklif geldiğinde neler hissettiniz? Hangi özellikleri bu dizide olmanızı sağladı?
Son zamanlarda, bu zamana kadar canlandırdığım karakterlerden farklı bir karakter oynamak istiyordum, beni en çok bu özelliği cezbetti. Çok uzun zamandır dönem işi yapmamıştım, dönem işinde yer almak istiyordum, özlemişim.

'Dilruba' karakteri için özel bir çalışma yaptınız mı? 'Dilruba' ile benzeyen ve benzemeyen yönleriniz nelerdir?
Her iş kendi çalışmasıyla birlikte geliyor. Dizilerde karakterin ilerleyen bölümlerde neye evrileceğini bilmiyoruz. Bir sinema ya da tiyatro oyunu gibi başı ve sonu belli olan bir çalışma olmuyor. Bu nedenle kendime yaklaştırdığım ve uzaklaştırdığım yönlerini, karakterin içinde olduğu dönem açısından bulunduğu vaziyeti anlamaya çalıştım.


'Dilruba' ile çok fazla benzer yönümüz yok aslında... Bu da benim için 'Dilruba'yı anlamaya çalışırken ekstra efor sarf etmemi gerektiren durumlardan biri oldu. Bu dönemle de ilgili olan bir durum. Çünkü 1930'larda duygular başka türlü yaşanıyordu. İnsani duygular ortak olsa bile o kültürel ve sosyal yapıdan dolayı insanların verdiği tepkiler, duyguyu hissettiklerinde farklılaşabiliyor. 'Dilruba' çok hırslı bir karakter. Bir taraftan da âşık ve yaşadığı dönem içinde kadınların kendilerini sadece bir evlilik üzerinden ortaya koyabildikleri, hayatlarını böyle devam ettirdikleri bir döneme ait bir karakter.

'Dilruba' yaşayan bir karakter olsaydı kendisine neler söylemek isterdiniz? Hangi tavsiyede bulunmak isterdiniz?
Çok zor... Çünkü 'Dilruba', şu an yaşadığı şartlarda yapabileceği en iyi şeyleri yapıyor. Bir iş edinmesini, kendi ayakları üzerinde durmasını isterdim ama bu zaten kadınlara her dönem söylediğimiz bir şey, sadece 'Dilruba' özelinde değil.

'Aziz'in izleyicinin ilgisine mazhar olmasının nedenleri sizce nelerdir?
Bilmiyorum, bunu izleyiciye sormak lazım. İnsan, içinde olmadığı dönemleri her zaman merak ediyor. Bu açıdan yaptığımız işin masalsı bir tarafı da var. İzleyicilerin hoşuna giden tarafın bu olduğunu düşünüyorum.

Sizinle ilgili en çok merak ettiğim konulardan biri; Fransa'da Sorbonne Üniversitesi'nde dramaturji eğitimi almış olmanız, neden orayı seçtiniz?
Saint Joseph Fransız Lisesi mezunuyum ben. Lisede yer sene üniversite giriş sınavlarıyla birlikte Fransa'ya da başvurulur. Ben zaten çocukluğumdan beri tiyatro okumak istiyordum ve hem pratik, sahne üstü hem teorik kitaplarla büyüdüm. Psikoloji ve tiyatro çocukluğumdan beri en sevdiğim şeylerdi. Lise sona geldiğimde de okuldaki herkes gibi ben de başvurdum. Nice'te oyunculuk bölümüne Paris'te de Sorbonne Üniversitesi Dramaturji Bölümü'ne başvurmuştum. Oradan kabulüm geldi ve gittim ama gittiğimde şöyle bir şeyle karşılaştım; orada liseden itibaren bütün alanlar mesleki olarak bölündüğü için benim dışımda herkes bütün terimlere ve derslere çok hakim durumdaydı. Centre Pompidou adlı bir kütüphane var.

Ders dışında sürekli yetişebilmek için kütüphanede bir şeyler tamamlamaya çalışıyordum. Birinci senenin sonunda bu sebeple geri döndüm. Gitmeden önce burslu Yeditepe Üniversitesi Oyunculuk Bölümü'nü kazanmıştım. Bir de çocukluğumdan beri hep 'ben sahnede olacağım, ben oyun oynayacağım' derdim. Üniversitede de hep hayalimi dramaturji kısmından yana kurdum. İlkokuldayken yarı zamanlı keman okudum. Sonra bölümümü değiştirdim ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda piyanoya geçtim. Oradaki bölüm hocalarıma bile 'ben aslında buraya tiyatro için geldim ama üniversiteye kadar tiyatro bölümü yok o yüzden müzik okuyorum' diyormuşum. Bu sebeple bir süre sonra da hem orada derslere biraz uzak kalmanın etkisiyle hem de artık sahne üzerinde bir şeyler yapmak istediğim için geri döndüm.

Fransa'da oyunculuk üzerine girişimde bulundunuz mu?
Herhangi bir girişimde bulunmadım ama şu anda yurt dışında; Saraybosna'da bir menajerim var. Sinema filmlerim de yurt dışında sürekli bir yerlere gittiği için görüşmelerim devam ediyor. Tabii ki bizim işimiz hikâye anlatmak. Ne kadar farklı bakış açısından ve farklı kültürlerden hikâye anlatabilirsem o kadar mutlu oluyorum. Bir gün neden olmasın.

Oyunculuk sizin için ne ifade ediyor?
Hikâye anlatmak... Sesleri duyulmayan insanların seslerini duyurmak, onların hikâyelerini görünür hale getirmek. Bu en çok sinemada yapabildiğimiz bir iş, en keyif veren şey bu.

Siz yeni nesil oyuncular arasında ışıltılı olanlar arasında gösterildiniz, yurt dışında ve Türkiye'de de birçok ödülle bu durumunuz değerlendirildi, neler hissediyorsunuz?
Ödüllerin ve festivallerin şöyle bir durumu var; festivaller, bir sinema filminin görünürlüğünü sağlıyor. Oyuncular için de yönetmenler için de aynı şey geçerli ama bir taraftan 'o senenin konjonktürü neydi, kültürel eğilimler ne yöndeydi, jüride kimler vardı?'nın bir araya gelmesiyle oluşan bir şey. Bir projeden ödül alıyor olmak daha sonra oynadığınız rollerde de en iyi şekilde oynayacaksınız ya da yine o bileşenler bir araya gelecek ve başka ödülleri alacaksınız demek değil. Yurt dışında ve yurt içinde, oyunculuk ödülünün dışında yaptığım filmlerin ödül alması bana şöyle bir şey hissettiriyor; gerçekten hikâyelerin kültürü yok, aynı dili konuşmadığınız, aynı inanca sahip olmadığınız insanlarla aynı duygu üzerinden duygulanabiliyorsunuz, bu çok kıymetli. 'Sibel' filmini çektiğimizde, ilk gösterimini Locarno'da yaptık, çok kalabalık bir salonda filmi seyrettik. Film bittikten sonra jenerik akarken, bütün ekip ayağa kalktı, o sırada bir tane kadın ağlayarak yanıma geldi ve önümde durdu. Ben de ne diyeceğimi bilemeyip 'size sarılabilir miyim?' dedim. Oda kollarını açtı ve birbirimize sarıldık. Chicago'da da yine 'Sibel' zamanı olan bir şey; filmi izledikten sonra ABD'li iki genç kız geldi 'artık ümidimiz var, teşekkür ederiz' dedi. Farklı coğrafyalarda, özellikle Batı'da bir şeylerin daha farklı olduğunu düşünüyorsunuz ama sizin yaptığınız bir film üzerinden, bir genç kızın özgürleşme hikâyesi üzerinden size böyle karşılıklar geldiği zaman insan 'bu mesleği gerçekten bu yüzden yapıyorum' diyor.

Oyunculuğu sizin için anlamlandıran anlar... Anlamlandıran başka unsurlar nelerdir?
İnsanlara ulaşmak, onlarda farklı bir düşünce biçimi uyandırmak ya da benim de böyle bir derdim var, bu dertte yalnız değilim demelerini sağlayıp, onları kalabalıklaştırabiliyor olmak. Bu, tiyatroda da sinemada da böyle. Bazen öyle bir şey oluyor ki hayatın temposunda dert ettiğimiz bir şeyin, yaşadığımız bir olayın sadece bize özgü olduğunu düşünüyoruz ya da bir takım şeyleri dert etmenin bir lüks olduğunu düşünüyoruz. Sanatın bence bütün mesleklerden ayrı olarak böyle bir tarafı var. Zaten bu yüzden bence sanat bir ihtiyaç. Bu müzik için de geçerli. O duyguları bir şekilde sağaltmamızı sağlıyor, daha iyi insanlara dönüşmemizi sağlıyor.

Müzik eğitiminizin oyunculuğa katkıları neler oldu?
Bu çok klişedir hep söylerler ama bizim bütün vücudumuz aslında bir enstrüman. Madde, madde şöyle bir etkisi oldu diyebileceğim bir durum yok ama bedeninizi nasıl kullanacağınızı bilmenizi sağlıyor. Yine 'Sibel'den örnek vereceğim; 'Sibel'de hiç konuşmayan ve ıslık diliyle anlaşan bir karakteri canlandırıyordum ve karaktere çalışırken 'bu kızın hiç sesi çıkmıyorsa, bu kız duygularını nasıl ifade edebiliyor?' diye düşünmeye başladım. Ve nefesi kullanmaya başladım; nefesini nerede tutuyor, nerede daha uzun veriyor, nerede haykırması gerekiyor ve elinde olan tek şey sadece nefesken bunu nasıl ifade ediyor diye, ilişkiyi nefesler üzerine kurdum. Sonra orada da çok tatlı bir şey oldu ve filmin yönetmenleri, filmin kurgusu bittikten sonra müzik aşamasına geldiler, 'ne yapacağız, nasıl bir müzik kullanacağız?' derken, müzik kullanmamaya karar verdiler ve bütün sahne geçişleri karakterin nefesi üzerine olmaya başladı. Aslında bağlantısız gibi görünüyor ama bu durumun bir yandan müzik eğitimiyle de çok ilgisi var. Çünkü biz şan eğitimi alırken o nefesi nerede, nasıl kullanacağımızla ilgili de çalışma yapıyoruz ve kulağınız başka türlü evrilmeye başlıyor.

Tiyatro, sinema ve televizyon yapımlarında yer alıyorsunuz. Üçünün birbirini besleme alanlarından söz eder misiniz? Birbirlerini nasıl besliyorlar?
Tiyatro bambaşka bir şey. Belirli bir prova zamanında, karakteri hikâye içinde en optimum hale getirmeye çalışıyorsunuz ve daha sonra her temsilde seyirciyle birlikte evriliyor. Sermet Yeşil, hem hocam hem de 'Savaş'ta birlikte oynama şansına eriştiğim oyunculardan biri. Muazzam bir oyuncudur. O, oyundan önce biz ısınırken ısınma alanını seyirci koltuklarının arasına kadar alırdı, oralarda da egzersizler yapardı ve 'bu alan aslında arkaya kadar, oynadığımız şey sadece sahne üzerinde bitmiyor' derdi. Hakikaten de öyle. O gün seyircinin eğilimi nasıl, bir şeye bir yerde daha mı çok gülecekler, bir yerde daha mı çok etkileyebileceksiniz? Bu durum oyunda seyirciyle birlikte devinen bir enerjiye dönüşüyor. O yüzden de her oyun, her temsil bir şey katıyor, bir şey değiştiriyor, bir şeyler keşfetmeye devam ediyorsunuz. Sinemada; size en çok alan ve mekân verilen ve size teslim edilen bir alan var. Sinemada kamera önüne çıkana kadar bütün ön hazırlığınızı, provanızı tamamlamanız lazım ki en son kamera önünde görünen şey, yönetmenin söylemek istediği, onun göreceği şey. Kurgu masasında o artık sizden tamamen çıkmış oluyor ve üzerine koyabileceğiniz, değiştirebileceğiniz hiçbir şey kalmıyor. Bu sebeple oraya kadar şuna çok kıymet veriyorum ben; ya ikna edilmeye izin vereceksiniz ya ikna edebilecek durumda olacaksınız. O setteki son şey, iki tarafın da memnun olduğu şey olduğu zaman hikâyeyi gerçekten ortak bir şekilde anlatabilmiş oluyorsunuz. Sinema, hikâyenin başı ve sonu belli olduğu, karakterin nereye evrileceği belli olduğu için size uzmanlık alanınızda elinizden gelen şeyi daha çok ortaya koyma ve daha keyifli bir şekilde o karakteri yoğurma imkanı veriyor. Televizyon; 140 dakika, delilik gerçekten. Ama başarılıyor da...

Çok daha iyi işler çıkabilir, hepimiz bir sürü şeyi eleştiriyoruz ama neden bunlar bu şekilde eleştiriliyor, bu insanlar çalışırken neler yaşıyorlar? Ekibinden senaristine, yapımına, bölüm yetiştirmeye çalışırken neler yaşanıyor?

O tarafları çok düşünmüyoruz. Gerçekten herkes için çok zor bir iş. Senarist; 140 dakika boyunca temposu asla düşmeyecek olan, izleyiciyi canlı tutacak bir şey yazmaya çabalıyor. Ekipler; gecesini gündüzüne katıp, belki çocuğunu ekip arkadaşlarından daha az görüp, iyi bir iş çıkarmaya çalışıyor. Yapımlar; aynı şekilde. İzlenebilmesi için bir bölüm yetiştirmeye çalışıyoruz ve bu sırada da kaliteli, iyi ve insanların izlemekten hoşlanacağı, keyifli vakit geçirecekleri bir iş yapmaya çalışıyoruz. Oyuncu tarafından bende nasıl yıllar içine evrildiğini söyleyeyim; televizyon benim için hâlâ çok iyi bir pratik alanı. Bir hafta önce sette canlandırdığım rolü bir hafta sonra ekranda izlediğimde nasıl yansıdığını fark edebiliyorum. Bize de her hafta senaryo geliyor, oturup 'bu karakter buradan buraya evrildi, şimdi şunu yapacak' diyemiyorsunuz ya da ana hikâyeyi biliyorsunuz ama o aralardaki duraklarda size her hafta farklı bir şey geliyor, her hafta 'karakterim şimdi acaba ne yapıyor?' diyorsunuz. Televizyon bir şekilde kendini kontrol etme alanı yaratıyor ve bir pratiklik kazandırıyor. Geri dönüşünü hemen alabiliyorsunuz.