BİR KAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ! Dizi / Program / Film / Haber / Video / Oyuncu vb.

'Üç Kuruş'a sizi çeken ne oldu? Senaryoyu ilk okuduğunuzda nasıl yorumladınız?

Ağustos ayı sonlarına doğru senarist arkadaşlar; Damla Serim, Murat Uyurkulak, yapım sorumlumuz Yamaç Okur ve yönetmenimiz Sinan Öztürk ile görüntülü konuşma yaptık. Ayıp olmasın diye görüşme öncesi yolladıkları iki bölüme şöyle bir göz gezdirmiştim. Hani 'ilgilenmemiş' demesinler diye. Gümüşlük’teydim. Herhangi bir dizide görev almak gibi bir düşüncem de yoktu. “Şimdi kim kalkıp gidecek İstanbul’a. Bütün bir kış karda, soğukta nasıl çalışırım.” bunlar geçiyordu aklımdan. Bulunduğum yer ve uğraşlarım yeterince mutlu ediyordu beni. Sıkılıncaya kadar Gümüşlük'te kalıp bol bol resim yapmaktı niyetim. Fakat yaptığımız bir saatlik görüşme bütün planlarımı değiştirdi. Bana öylesine doğru ve güzel kurgulanmış bir dünya ve öyle sağlam bir karakter (Oktay) anlattılar ki, oyuncu olarak rolün cazibesine kapılmamak, o dünyanın bir parçası olmayı arzu etmemek imkansızdı. Hani senaristler genelde ana temayı oluşturduktan sonra birkaç bölüm yazıp gerisini gidişata bırakırlar ya, bu arkadaşlar bütün karakterleri en ufak ayrıntısına kadar oluşturmuşlar, bölümleri de sezon sonuna kadar sahne sahne yazmışlardı. Görüşmeyi sonlandırdığımızda kafamda tek düşünce vardı: “Ben bu dünyanın içinde olmalıyım ve o rolü oynamalıyım!”. Sonra da bir çırpıda yolladıkları iki bölümü yeniden okudum. Benim küçük küçük bir iki sahnem vardı. Ama hiç önemli değildi bu. Hikayeyi biliyor, karakteri az çok tanıyordum artık. İstanbul’a gelmeden önce, yani iki hafta boyunca Roman kültürünü araştırdım, Roman şarkıları dinledim, canlandıracağım karakteri şekillendirdim kafamda. Yaşadıklarını hissetmeye çalıştım. Benzer duygular yaşayıp yaşamadığımı sorguladım. Kısacası boyalarımı, tuvalimi bir kenara iterek, “Üç Kuruş”la yatıp “Üç Kuruş” la kalkmaya başladım. Onlar da benim oynamamda hemfikir olmuşlar ki, şu an bütün ekip aynı heyecanı yaşıyoruz.

"RENK VE AHENK ROMANLARIN GENLERİNE İŞLEMİŞ"

Rolünüzle ilgili nasıl bir ön çalışmanız oldu? Kendi karakterinizin dışında Roman kültürünü de yansıtıyorsunuz...

Roman karakterler, onların yaşam biçimleri, dizilerde genelde komedi unsuru olarak kullanılmış. Biraz dili bozdun mu, abartılı ve renkli giydirip eline de bir keman ya da darbuka verdin mi al sana Roman. Çok boyutlu karakterden öte birer “tip” olarak kalmış çoğu. Oysa çok derin bir kültür Roman kültürü.

Yüzyıllar önce Hindistan'dan çıkıp Anadolu’ya, oradan da bütün dünyaya yayılmışlar. Gittikleri her ülkenin kültürünü kendi kültürleriyle yoğurmuş, yöreye göre farklı renkler oluşturmuşlar. Ama kendi renklerini asla kaybetmemişler. Hayata bakışları hiç değişmemiş. Renk ve ahenk genlerine işlemiş. Bizim çekimlerini yaptığımız mahallede de öyle. Evlerin duvarları simlerle süslenmiş. Her evin lambası ayrı renk. Sanırsınız lunapark. Yoksulluğun yaşam sevgisiyle, müzik ve renklerle yok sayıldığı, türlü çeşit dramın ve ruhu coşturan melodilerin iç içe geçtiği bir lunapark. Bizler; bu özellikler doğrultusunda ama hangi kültürden olursa olsun, karakterlerin özündeki evrensel insani duyguları da yansıtmaya çalıştık.

'Neriman'ın (Nursel Köse) karşısında siz bambaşka bir karaktersiniz. 'Oktay' gerçek hayattaki bir arkadaşınız olsaydı ona ne söylemek isterdiniz?

Nursel çok sevdiğim bir oyuncu. Daha önce de çalışmıştık birlikte. Bu dizide aileyi toparlayan anaç karakter olarak çıkıyor karşımıza. 'Oktay' ise onun ağabeyi. Yaşadığı acı bir olay neticesinde kolunu kaybetmiş eski bir klarnet ustası. Değil aileyi, kendini bile toparlayamıyor. Vicdan azapları bir türlü bırakmıyor yakasını. Sürekli alkole sığınıyor. Benim arkadaşım olsaydı: 'Oktay', “Çık artık kendi içinden” derdim, “Belli bir ana takılıp kalma. Dış dünyada seni bekleyen sevdiklerin ve akıp giden bir hayat var”. derdim. Beni dinlemiş olmalı ki, sonradan silkiniyor ve hayata dönüyor.

"CİVAN OLARAK KENDİMİ DE SORGULADIM"

Bu karakterin size öğrettiği veya anlamlandırdığı bir şey oldu mu?

'Oktay' kadar ağır yaşamasam bile benim de içime döndüğüm, çevremi ihmal ettiğim, kendime öfkelendiğim, vicdanımla baş başa kaldığım, hayattan soyutlandığım, alkole sığındığım zamanlar oldu. Çok şükür ki üstesinden geldim hepsinin. Çok çabaladım ama hallettim. Kendime sağlıklı, üretken, dingin bir hayat kurdum yıllar önce. Oynadığınız oyunlar, canlandırdığınız rol kişileri, seyirciye olduğu kadar size de ayna tutar. Kurgulanmış bir karaktere can verirken bir yandan da kendinizi sorgular, onarırsınız. Bu da olumlu bir şeydir. Rol kişisi olumsuz bile olsa, onu oluştururken, için için kendinizi daha bir adam etmeye çalışırsınız. Ayrıca yüreğinizde onun yaşadığı duygularının benzeri varsa ki birebir aynı olması gerekmiyor, rolü oluşturmanızda, onunla empati kurmanızda size yardımcı olur. Anahtar görevi görür. Hamlet’i oynamanız için illa annenizin babanızı öldürüp amcanızla evlenmesi gerekmez. Yaşamınızı sorgulayıp, küçük çağrışımlarla karaktere daha kolay yaklaşabilir, onu içselleştirirsiniz. Elbette oyunculuk herkesin kişisel formülünü yazdığı bir yap boz tahtası ya da deneyim alanı değildir. Bilimsel ve evrensel kurallara dayanır oyunculuk eğitimi. Her karakter de belli bir durum karşısında aynı tepkileri vermez. Ben öğrendiklerimi göz ardı etmeden yaptığım yolculuktan söz ediyorum. Bu dizide oğlumla, yani Kartal’la (Uraz Kaygılaroğlu), kız kardeşim Neriman’ la (Nursel Köse), kızım Leyla ile (Aslıhan Malbora) olan sahnelerimi çalışırken hep yaşadım bu duyguyu. Rol kişisi olarak günah çıkartan, yaşadıklarını haykıran replikleri söylemeden önce, Civan olarak kendimi de sorguladım. Seyirci izlediği bir sahneden ders çıkartıyorsa eğer, rolümün ilk seyircisi de ben oldum aslında.

"O GÜN HAYATIMIN DÖNÜM NOKTALARINDAN BİRİYDİ"

Oyunculuğa Yılmaz Güney'in 'Arkadaş' filmiyle başladınız... Kendisiyle tanışma ve filme dahil olma süreciniz nasıl gerçekleşti?

1974 yazıydı. Ben Kumburgaz’ daki yazlık sitemizin beton perdesi önünde, elimde “Kral Oidipus” oyununun kitabı, konservatuvara giriş sınavına hazırlanıyordum. Aynı sitede “Arkadaş” filminin çekimleri için mekân araştırması yapan Yılmaz Güney de gizli gizli beni izliyormuş. Arkadaşım Melike Demirağ söylemişti daha önce bizlere, yakın arkadaşlarına; “Aramızda kalsın, Yılmaz Güney bizim siteye gelecek film çekmeye. Filmde benim de rolüm var” diye. Çok özenmiştim ona. Keşke benim de böyle bir şansım olsa diye geçirmiştim içimden. Sonra sitenin restoranında gördüm Yılmaz Güney’i. Ben yazlık sinemadan eve doğru gidiyordum, o masada oturuyordu. “Koçum!” diye seslendi el ederek, “Oturmaz mısın biraz?”. Oturdum yanına süklüm püklüm... Biraz sohbet etti benimle; nasılsın, yaz nasıl geçiyor, okul nasıl gibilerden... Sonra da ansızın en can alıcı soruyu sordu; “Çekeceğim filmde oynar mısın?” Sanırım hayatımın dönüm noktalarından biriydi o gün. Bir ay sürdü çekimler. Sonra Yılmaz ağabey Adana’ya gitti, “Endişe” filmine başlamak için. Akabinde o elim olay gerçekleşti ve cezaevine düştü. İlkin Mamak Cezaevi’ne yolladılar. Ben ise hemen iki durak ötedeki Ankara Devlet Konservatuvarı’na girdim. Sonra Melike (Demirağ) geldi Ankara’ya, Yılmaz ağabeyi ziyaret için. Birlikte gittik cezaevine. Ardından da Çankaya Sineması'na giderek gözyaşları içeresinde “Arkadaş” filmini izledik. Yılmaz ağabey perdede ilk kez göründüğünde, bütün salonla birlikte ayağa kalktık, alkış tuttuk.

"Benim meslek hayatımdaki ilk şansım Mahir Canova’nın oğlu olmaktı. İkinci şansım da Kartal Tibet olmuştur." diye bir açıklamanız var. Bu iki şansın hayatınıza kattığı en önemli şeyleri sıralayabilir misiniz?

Konservatuvardaki ilk meslek hocalarım; Cüneyt Gökçer, Bozkurt Kuruç, Yücel Erten, Ergin Orbey, Raik Alnıaçık, İlyas Avcı, Can Gürzap, Yalın Tolga, Yıldırım Önal, Semih Sergen’dir. Hepsinin hocası ise babam Mahir Canova’dır. Yani bana tiyatro ve oyunculuk ile ilgili en temel bilgileri babam Mahir Canova vermiştir. Ne öğrenebildiysem artık... Sadece tiyatro değil tabi, hayatla, hayattaki duruşla ilgili de avare geçen gençlik yıllarından sonra, biraz geç de olsa, model olarak babamı aldım. Metanetli olmayı, hoşgörülü olmayı, tevekküklü de ondan öğrendim. Babam çok zeki ve aşırı esprili, hazırcevap bir kişiydi. Derslerde de öyle. Ders mi veriyor, espri mi yapıyor, havadan sudan mı konuşuyor anlayamazdınız ilkin. Sonradan düşünür ve hiç de boş konuşmadığını, sizi ne denli donattığını anlardınız. Kulakları çınlasın, eski eşim anlatmıştı. Müşfik Kenter’in sahne dersi varmış babamın öldüğü gün. Derse girmiş gözleri kıpkırmızı ve şöyle demiş; “Kusura bakmayın, hocanızın hocası öldü bugün.” Değerbilir sanatçı büyüklerimin hepsi söyler, “ne öğrendiysek Mahir Hoca’dan öğrendik” diye. Ben de öyle. Ne kadar öğrenebildiysem hayat ve sanat hakkında, ondan öğrendim. Kartal ağabey üvey babamdı. “Üvey” nedir, “üveylik ne demek” hiç bilmedik hayatımız boyunca. Kartal ağabey bizlere, yani kardeşlerime ve bana, akrabalığın kan bağı değil gönül bağı olduğunu öğretti. Evlatları gibi gördü beni ve ablamı. Küçük kardeşlerimizle aramızda hiçbir fark gözetmedi. Geceler boyu sohbet ederdik oyunculuk, tiyatro ve sinema üzerine. İlk film seti gördüğümde on yaşındaydım. “Karaoğlan” filminin setine götürmüştü beni. Sonraki yıllarda da defalarca gittik birlikte. Kamera nerede duruyor, ışık nasıl alınır, tiyatro salonu ile kameranın farkı nedir, onları anlatırdı bacak kadar çocuğa, bıkmadan usanmadan. Sinemaya geçmeden önce Ankara Meydan Sahnesi’nde oynarken de oyun provalarına giderdik. Ufak ve çok sıcak bir tiyatroydu Meydan Sahnesi. Sahne hemen hemen seyirci seviyesindeydi. Hiç unutmam, “Evdeki Yabancı” adlı oyunu oynuyorlardı rahmetli Esin Avcı ile birlikte. Kartal ağabey sahneye çıkınca ben de oturduğum yerden fırlamıştım sahneye, “Kartal abi!” diyerek. Annem güçlükle oturtmuştu yerime. Sahnedeki Esin Abla’yı gülme tutmuş, zor toparlamıştı kendini. Tabi salonda kahkahalar, alkış... Gençlik yıllarımda ise sırdaşım, dert ortağımdı Kartal ağabey. Başım bir derde girse, canım bir şeye sıkılsa hemen ona koşardım. O rahatlatırdı beni. Deneyimlerinden örnekler verir, yaşadığı benzer olayları anlatır, teselli ederdi. Babam ve Kartal ağabeyim. İkisinin de ruhu şad olsun.

'EŞSİZ BİR İNSANI KAYBETTİK'

Kartal Tibet için ayrıca bir parantez açabilir misiniz?

Ben çocukluk kahramanımı, gençlik idolümü; kardeşlerim ve annem benzersiz bir aile babasını; ailemiz de her konuda bizleri motive eden eşsiz bir insanı kaybettik. Acısı o kadar taze ki şu an onunla ilgili ne söyleyeceğimi, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Tam karşımdaki masada resmi, çocukluğumuzu ve hayatımızın en mutlu anlarını kaydettiği 8mm kamerası, onları bize gösteren film makinesi, aylardır bakışıyoruz karşılıklı. Zamanı gelince başlayacağım yazmaya Kartal ağabeyi ve onun hayatımızdaki anlamını ve yerini. Uzun uzun anlatacağım.

Kartal Tibet'in aklınıza kazınan ve kariyerinize şekillendirmenizde yol haritası olarak gördüğünüz bir sözü var mı?

Kartal ağabey veciz ifadeler, beylik nasihatlerden ziyade davranışlarıyla örnek oldu bizlere. Ailesine olan bağlılığı, ilgisi, sevgisi; mesleğine olan saygısı, disiplini ile, alçakgönüllülüğü, gösterişsizliği, sadeliği ile örnek oldu. Mesela içmeyi severdi bir zamanlar. Herkes de bilirdi bunu. Kimseden de saklamazdı. Ama hiç kimse onu çakırkeyif ya da sarhoş bir halde görmemiştir. Hiç bozmazdı kendini. Bense gençlik yıllarımda oldukça abartmıştım bu zaafımı. 80’li yılların sonunda, “artık yeter” dedi Kartal ağabey, “Ben hayatımdan bu mereti çıkartıyorum”. Çok iyi hatırlıyorum. Kendine yarım duble viski koydu, bu benim hayatta içtiğim son kadeh dedi, içti ve bıraktı bardağı bir köşeye. Sonra da bir daha ömrünün sonuna kadar ağzına bir damla içki sürmedi. Ne yazık ki bazı kendini bilmezler sonraları sette bile içtiğini söylediler. Ne o elleri titriyormuş, elinde bardak varmış. Elleri genetik olarak titrerdi biraz. Rahmetli babasının da titrerdi elleri. Erkek kardeşimin de öyle. Onun bu kararı bana da örnek oldu. Akabinde ben de bıraktım bu kötü alışkanlığımı. Benim de arkamdan konuşanlar, inanmayanlar oldu. Hiçbirine kulak asmadım. Diyeceğim Kartal ağabey kararlarıyla, davranışlarıyla hepimize; bana, kardeşlerime, çevresine doğru ve tutarlı bir yaşam sunmaya çalıştı.

Kendisinin bir vasiyeti var mıydı?

Yazılı bir vasiyeti yoktu. Zaten son günlere kadar konuşuyor, şakalar yapıyor, tüm yakınlarıyla ilgileniyordu. Ailesine çok düşkündü. Sevdiklerinin her daim çok mutlu olmasını isterdi.

ARALARINDA GEÇEN SON DİYALOĞU ANLATTI

Size söylediği son cümleyi hatırlıyor musunuz?

En son bu yılın mayıs ayında gördüm. 1 Temmuz’da da 'elveda' dedi ve sonsuzluğa karıştı. 'Vefat etti' diyemiyorum çünkü çok zor geliyor onun bu hayattan koptuğuna inanmak. Ölümünden sonra yalan yanlış haberler çıktı basında; yok depresyondaymış, yok eve kapanmış, yok çok kilo aldığı için çıkmıyormuş gibi saçma sapan haberler. Halbuki son günlerine kadar çok neşeli ve çok mutluydu. Ne depresyonu, bizlere bile moral veriyordu. Zaten gençliği boyunca iş dışında sağda solda gezmezdi ki eve kapansın. İşi biter evine gelirdi. Bir de vasiyeti varmış öldükten sonra tören istememiş diye yazdılar. Böyle bir şey hiç konuşulmadı aramızda. Sadece gösterişi sevmezdi. Bunu da bizler bilirdik sadece. “Yarın Gümüşlük’e gidiyorum Kartal ağabey.” dedim, giderken. “Güle güle yavrum. Habersiz bırakma. Kendine iyi bak.” dedi. Bu oldu son konuşmamız. Üzerimde onun hediye ettiği bir gömlek vardı. Daha önceki seyahatlerimden birine çıkmadan önce vedalaşmaya gittiğimde üstüme çay dökmüştüm. Hemen içeri gitmiş, dolabından özenle seçtiği ve hiç giymediği bir gömlek getirmişti giymem için. “Bak, bunu sen hediye etmiştin” dedim. Gülümsedi. Ben Gümüşlük’teyken ağırlaştığı haberi geldi. Apar topar döndüm İstanbul’a. Son iki üç gün yoğun bakımdaydı. Sürekli uyutuluyordu. Artık ümidi kesmişti doktorlar. Direniyor ama çok zorlanıyordu. Yanına kimseyi almıyorlardı. Kız kardeşim, eşi ve Amerika’dan apar topar gelen ve babasıyla son kez vedalaşma şansını yakalayan erkek kardeşim hastanede, yoğun bakımın kapısında bekliyordu. Sonra doktor onları da eve yolladı. Kız kardeşim her an telefon başında doktorla konuşuyor, durum hakkında bilgi alıyordu. Artık bekliyorduk acı haberi, kaçınılmaz sonu. Bir ara arka odaya gidip ses kaydetti kız kardeşim telefonuna. “Babacığım. Seni çok seviyoruz. Babamız olduğun için gurur duyuyoruz. Ama çok yoruldun babacığım. Ne olur dinlen artık. Sana söz veriyoruz. Anneme çok iyi bakacağız. Ne olur dinlen, huzura kavuş canım babacığım.” Bu ses kaydını babasına dinletmesini için, bir an olsun başından ayrılmayan doktoruna yolladı. Doktor bey dayamış telefonu Kartal ağabeye dinletmiş kardeşimin sesini, kendinde değilken. Sonra hemen kız kardeşimi aradı hayretler içerisinde. Yanında hemşire de varmış. Kardeşimin konuşması bitince nabzı düşmüş, kısa bir süre sonra da son yolculuğuna çıkmış. Tabi ne kadar duydu, anladı mı bilemiyoruz. Gene de çok anlamlıydı bizim için.

Çok yönlü bir sanatçısınız; Yazarlık, oyunculuk, yönetmenlik ve ressamlık... Sanki sanatınız, hayatınızın içerisinde değil de, sanatınızın içerisinde bir hayatınız olmuş...

Sanat dünyasının içinde doğunca ister istemez öyle oluyor. Henüz okuma yazma öğrenmeden babamın ve öğrencilerinin tiyatro sohbetlerini dinlerdim. Babamın o dönemki öğrencilerinin çoğu sonradan konservatuvarda hocam oldu. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda, geceleri kendimi tiyatro kulisinde bir rol için makyaj yaparken hayal eder, öyle dalardım uykuya. Ama babam istemezdi tiyatrocu olmamı. TED’deki eğitimimi tamamladıktan sonra Siyasal Bilgiler’e girmemi ya da rahmetli dedem gibi hukukçu olmamı arzu ediyordu. Annemin babasının son görevi 3. Ağır Ceza Dairesi başkanlığıymış. Hala dolaşır internette, hukuk sitelerinde; dürüstlüğü ve meslek etiği ile ilgili yazılar. Kendim söyleyemediğim için ablamı aracı yapmıştım. O söylemişti babama, liseyi bitirdikten sonra konservatuvara girmek istediğimi. Babam da “Başarısız olursa hayat boyu acı çeker” demişti. Ama bir yandan da farkına varmadan teşvik ediyordu. On üç yaşındayken Londra’ya götürdü. Her gün bir müze gezdirir, resimler ve ressamlar hakkında bilgi verir, iki günde bir de tiyatroya götürürdü. Üç hafta kaldık Londra’da. Bütün müzikalleri orada izledim. Shakespeare’ in doğduğu kasabayı gezdim, adına düzenlenen festivalleri izledim. Madame Tussauds Müzesi’nde balmumu heykelleri görünce büyülendim. Ankara’ya dönüşte tuz seramiğinden küçük heykeller yapmaya başladım. Annemin makyaj malzemeleri ile boyuyordum yüzlerini. Bıyık ya da saç bulamayınca annemin kürkünün içinden keserdim gizli gizli. Elbiselerini eski kumaşlardan diker, gözlerine, kirpiklerine, tırnaklarına, saatine, çoraplarına varıncaya kadar yapardım. Bütün bu kapıları, dediğim gibi, babam açtı bana. O açıdan çok şanslı bir çocuktum.

'RESİM, ANI KIRINTILARIMIN TUVALE DÖKÜLMÜŞ HALİ'

Resim size nasıl bir duygu veriyor. Resmin hayatınızdaki yerini nasıl konumlandırıyorsunuz?

Benim resimlerim aslında belleğimde kalan anı kırıntılarının tuvale dökülmüş hali. Eski Ankara, okuduğum okullar, ailem, arkadaşlarım, yitirdiklerim, İstanbul’da dolaştığım mekanlar, Gümüşlük anılarım, hayatımın evreleri... Ne kaldıysa belleğimde. Belki yok oluşa karşı kendimce verdiğim umutsuzca bir mücadele. Bir an var olup sonra toza dumana karışmış yaşam kırıntılarını sabitleştirme, renge büründürme dürtüsü. Fotoğrafları yok o anların. Sadece belli bir süreliğine hafızada kalanlar var. Belli bir anı, o anki duyguyu anlatan Japon şiiri Haiku gibi. Mesela, derdim olan konularla ilgili oyunlar yazdım. Farklı karakterlere bürünmek, onları tanımak, tanıtmak, bir bütünün parçası olarak becerimi yansıtmak için, yeteneğim ve donanımım nispetince, oyunlar oynadım. Ama resmi sırf beni mutlu ettiği için yapıyorum. Yaşadığım sürece de yapmak istiyorum. Oyunculuk beni bırakabilir günün birinde. Ama resim kolay kolay bırakmaz sanırım. Her şiir yazanın şair olmaması gibi her resim yapan da ressam değildir. Ben, her resim yapanlardan biriyim. O kadar. (Civan Canova'nın resimlerine web sitesinden bakabilirsiniz: www.civancanova.org)

Geçtiğimiz yıl Bodrum'da da sergi açtınız. Pek çok İstanbullu gibi siz de 'Yarı Bodrumlu' oldunuz mu? Hayatınızın büyük bir kısmını orada geçiyor sanırım. Resimlerinize bakınca Bodrum'dan da ilham aldığınız görüyoruz...

Dediğim gibi, her yaşadığım belde belleğimde yer ediyor. Her şey gibi belleğin ömrü de sınırlı olduğundan, ben o uçuşan hayalleri tuvale yansıtıyorum. Bodrum değil ama Gümüşlük çok ayrı benim için. Çok uzun yıllar ve çok güzel zamanlar geçirdim orada. Güzel dostluklar kurdum, kalıcı dostlar edindim. Bir Myndos delikanlısı kadar eski olmasa da kendimce epey anı biriktirdim.

Sanatçı olmasaydınız hangi mesleği yapmak isterdiniz?

Daha zeki olsaydım astrofizik üzerine çalışmak, daha yetenekli olsaydım piyanist ve kompozitör olmak isterdim. Ama eğer bu ikisi üzerine eğitim görmeye kalksaydım, babamın ablama söylediği gibi çok acı çekebilirdim. Oysa bir rolü istediğim gibi oynayamadığım, yazdığım sayfalarca yazıyı yırtarak çöpe attığım, yaptığım bir resmi beğenmediğim zamanlar, “benden bi halt olmaz” diye düşünsem bile, şu an mutlu sayılırım.

İleride ne yapmayı düşünüyorsunuz peki? Emeklilik aklınızdan geçiyor mu, yoksa 'Sağlığım el verdiği sürece sahnede, beyazperdede ve televizyonda olmak istiyorum' mu diyorsunuz?

Zaman ne gösterecek bilemiyorum. Öyle, “sahnede ölmek istiyorum” gibilerinden ulvi dertlerim yok benim. Bence çok bencilce bir düşünce bu. Diyelim ki sahnede rolünü oynarken aniden kalp krizi geçirdin ve öldün. Seyirci ilkin anlamayacak. Rol gereği sanacak. Anlayınca da bir kargaşadır başlayacak salonda. Herkes ayaklanacak. Oyuncular, seyirci, hepsi feryat figan. “Doktor yok mu?”, “Yetişin gidiyor adam!”, “Ambulans çağırın!” neviinden feryatlar. Sonra alacaklar seni gelen ambulansa. Seyirci oyunun sonunu göremeden, söylene söylene ayrılacak tiyatrodan. Oyunculardan birkaçı hastaneye, bazıları meyhaneye, bir kısmı da makyajını silmeden evlerine dönecek. Herkesin gecesi rezil olacak. Ne o, sen sahnede ölmek istedin. Hele bir perde kapansın, sonra git evine, gir yatağına, mışıl mışıl uyurken değiştir dünyanı. (Gülüyor) Şaka bir yana, ben sadece bana ayrılan süre boyunca kaliteli bir yaşam sürmek istiyorum. Kaliteden kastım; derin nefes alabilmek, aklımın yerinde olması, kimseye muhtaç olmadan ihtiyaçlarımı görebilmek. Yaptığım işler zaten mesleğin ötesinde birer hobi benim için. İnsan amatör kalmayı bilmeli hayatta. Ancak böylelikle arınabilir hırstan, kıskançlıklardan. İçimden geldiğinde hobilerimi de sürdürebilirsem ne ala. Sürdüremezsem de canım sağ olsun. Sağ olduğu kadar. Sonra günün birinde belki biri çıkar, bir tuvalin köşesine de beni iliştirir.

'ÜÇ KURUŞ'UN YEDİNCİ BÖLÜMÜNDE NELER OLACAK?

'Kartal', 'İrfan’ı yakalamak için babası 'Oktay'dan beklediği desteği alamayınca büyük hayal kırıklığı yaşar. Yine de pes etmeyen 'Kartal', 'Efe’yle beraber 'İrfan’ın izini sürer ama ikili kendilerini hiç hesapta olmayan bir tehlikenin içinde bulur. 'İrfan’a karşı yaptıkları bu hamle, İrfan’ın oyun alanını iyice daraltır. Kartal’a ve mahalleliye unutamayacakları bir ders vermeye kararlı 'İrfan', ses getirecek bir hamle yapar. Fakat 'İrfan’ın hamlesi, 'Oktay’ın dahiliyle ummadığı bir sonuç doğurur.

Senaryosunda Damla Serim, Murat Uyurkulak ve Eset Akçilad’ın imzası bulunan, Sinan Öztürk yönetmenliğindeki ‘Üç Kuruş’un kadrosunda Uraz Kaygılaroğlu, Ekin Koç, Diren Polatoğulları, Nesrin Cavadzade, Aslıhan Malbora, Nursel Köse, Civan Canova, Zafer Algöz, Mustafa Kırantepe, Uğur Yıldıran, Umutcan Ütebay, Damla Makar, Melissa Yıldırımer, Aytaç Uşun, Süreyya Kilimci, Cenk Kangöz, Alişan Uğur, Burak Altay, Muttalip Müjdeci, Asena Girişken, Tuğçe Yolcu, Emrullah Çakay, Goncagül Sunar, Cüneyt Yalaz, Canan Atalay, Aylin Engör, Volkan Kıran, Özkan Özipek, Ömer Çobanoğlu, Ömer Civan Şit gibi genç kuşağın öne çıkan oyuncuları ile usta isimler buluşuyor.