"Sevdiklerinizi ihmal etmeyin!"

"Sevdiklerinizi ihmal etmeyin!"

Show TV'de 'Keşke Hiç Büyümeseydik' rüzgârı başlıyor. İlk bölümü pazar günü yayınlanacak olan dizide 'Hulusi' karakterini canlandıran Ege Aydan dizinin konusundan da yola çıkarak 'Keşke' dememek için bir an önce sevdiklerinizi ihmal etmeyin diyor.

Show TV, yeni bir diziyle yine sezona damgasını vurmaya hazırlanıyor. 9 Eylül'den itibaren pazar günleri yayınlanacak olan 'Keşke Hiç Büyümeseydik', izleyenleri 3 döneme taşırken 'Sevdiklerimizin kıymetini onları kaybettikten sonra anlamayalım'ın altını kalın bir şekilde çizecek.

Duygusal hikâyesi, usta oyuncu kadrosuyla 30 yıllık bir zaman diliminde yaşananların konu edileceği 'Keşke Hiç Büyümeseydik'te başrolleri Ege Aydan, Burcu Kara, Açelya Akkoyun, Murat Kılıç, Deniz Celiloğlu, Yeliz Kuvancı, İrfan Kangı, Demet Gül, Arda Esen, Melisa Doğu, Gülin İyigün, Sadri Alışık, Özge Akdeniz, Erkan Baylav, Rabia Toprak, Caner Nalbantoğlu, Yılmaz Gökgöz, Eda Akalın, Eray Yasin Işık, Ersin Arıcı, Seymen Aydın, Zeynep Anacan, Sebahat Adalar, Serkan Özel ve Kevork Türker paylaşıyor.

Birol Güven, Murat Aras ve Eray Yasin Işık'ın senaryosunu yazdığı 'Keşke Hiç Büyümeseydik'in yönetmeni ise Mustafa Uğur Yağcıoğlu.

İnsan sevdiklerini kaybedince ertelediği zamanlar değerli olur. Ama şimdi çok geçtir. Küçükken birbirlerini nedensiz seven kardeşler, büyüdükçe küçük nedenlerle birbirlerine nasıl düşerler? 'Hulusi' (Ege Aydan) hayatının son günlerini kendi evinde yalnız ve tek başına geçirmiştir. Hulusi yaşarken yapamadığını öldükten sonra başarabilecek midir? Miras olarak bıraktığı bu eski ev bir mülk gibi paylaşılacak mı yoksa bu aileyi tekrar bir arada mı tutacaktır?

'Keşke Hiç Büyümeseydik','Hulusi'nin ölümüyle başlayacak.


'Keşke Hiç Büyümeseydik' için teklif geldiğinde ne hissettiniz?

Uğur Yağcıoğlu ile bir film çekiyorduk. Onun filmlerinde sürekli oynuyorum, beni çok sever. Uygun bir rol olduğu zamanda benimle çalışmak ister, keza ben de öyle. Ona hiç 'hayır' demedim. Son filmi Sapanca'da çekiyorduk, o sırada bana böyle bir projeden bahsetti. Beni en çok etkileyen yanı bir oyuncunun arayıp da bulamayacağı işlerden olması. Çünkü 3 dönemi kapsıyor. Hem gençliğinizi, hem orta yaşınızı, hem de bayağı yaşlılığınızı oynuyorsunuz. İnsan bunu kaçırmak istemez. Tabii bende bu teklifi olumlu karşıladım.

Rolünüze nasıl hazırlandınız? 'Hulusi' nasıl bir karakter, özel bir çalışma yaptınız mı?

80'leri zaten yaşadığım, o dönemi bildiğim ve anılarım taze olduğu için bana çok kolay geldi. Yaşım ilerlemiş olsa da anılarım tazedir. Role baba karakterinin aileyi sahiplenmesi güdüsünden yola çıkarak hazırlandım. Baba karakteri küçükken çocuklarıyla o kadar güzel arkadaşlık kurmuş ki ... 'Hulusi', ebeveyn ilişkisinde çocuklara bir baskı uygulamamış. Sadece disipline etmiş. Bunu da güler yüzle ve onların kişiliğini ezmeden yapmış. Çıkış noktam bu oldu. Neşeli bir karakter olarak değerlendirdim. Keza hemen çalışmaya başladım. Senaryonun akışı içinde 90'larda bu ilişkiler çevreden gelen başka faktörlerle zedelenmeye başlıyor. Hayat şartları ilişkiyi biraz bozuyor. O zamanlar tabii bunun üzüntüleri, hayalleri, kırgınlıkları çok daha fazla oluyor. Yaşlandığında da birçok yaşlı insan gibi hayatın ritminin gerisinde kalmanın getirmiş olduğu kötü şartlar neticesiyle kendini bayağı yalnız hissediyor. Tamamıyla bunun üzerinden yola çıktım. Çocuklara olan sevgisini hiçbir zaman kaybetmemesini baz aldım.


'Keşke Hiç Büyümeseydik', izleyiciyi hangi yönleriyle etkileyecek?

Samimiyet... Herkesin kendi yaşadığı anıları vardır. Pişman olduğu ya da 'keşke' dediği... İşte 'Keşke Hiç Büyümeseydik' oralara damardan giriyor. Daha senaryoyu okurken bile benim gözüm yaşardı. Çok güzel atışları var. Amaç ağlatmak değil ama ben geçmişimle kendi içimde bir bağ kuruyorsam izleyici niye kurmasın? 'Böyle olmuştu', 'Keşke şunu şöyle yapsaydım' dediğimiz bir sürü anı var ve onlar hep aile yapısıyla alakalı. Aile zedelendiğini zaman toplum kötü bir hal alıyor. 'Keşke Hiç Büyümeseydik', geleneklerimizi, göreneklerimizi keşke koruyabilseydik, teknolojinin eline esir düşmeseydik temasını yansıtacak. Bugün bir aile yemeğe gidiyor, herkesin elinde bir telefon, birbiriyle konuşmayan, ekrana bakan insanlar haline dönüştük.

Ege Aydan, 'Kaynanalar'ın fenomen karakteri 'Tijen' Prof. Dr. Sevda Aydan'ın oğlu.

6 yıl sonra 50'inci sanat yılınızı kutlayacaksınız özel bir organizasyon yapmayı düşünüyor musunuz? Ya da size özel bir organizasyon yapılmasını ister misiniz?

Ben yapmayayım. Bana bir organizasyon yapılması kulağa çok daha hoş geliyor. Annem bana 'Oğlum, yetenekli olmak başka bir şey ama 'Rol bana gelsin diye de beklenmez. Yani kuliste kuvvetli olup role gitmesini de bilmeli insan' derdi. Tabii bu çok değişik şekillerde yorumlanabilir. Annem, bunu hırsın başkalarına zarar vermesi anlamında söylememişti. Sadece doğru noktalarda doğru zamanda bulunmanın öneminden bahsediyordu. İş böyle olunca 50'inci yılımın kutlamasının başkalarının aklına gelmesini istiyorum. Hak etmiş olmak isterim, herkes de bunu tercih eder.

Oyunculuğa 1974'te 'Kaynanalar' dizisiyle başladınız. Sizce oyunculuk adına gelişim , değişim nasıl yaşandı, siz kendinizi nasıl güncelliyorsunuz?

Gerçekte de sıcak, samimi oluşumla izleyicinin beni kabul etmesiyle beraber beni kalplerine almalarıyla vazgeçilmez bir hale geldiğimi düşünüyorum. Çalışmalarıma da çok özen gösterdim. Kimisi çok başarılı oldu kimisi o kadar etki yaratmadı ama beyazperdede televizyonda, tiyatroda sevilen bir karakter oldum. Bu tamamen oyunculuğun kendi hayatı içinde aldığı kararlar. Kader... Biraz da şansla ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani herhangi bir metodum yok. 'Şunu yapayım daha fazla para kazanayım' diye kaygım hiç olmadı. 'Doğrusu bu' dediğim zaman zarar bile görsem onu tercih ettim. Belki hatalar da yapmışımdır ama bu yoldan şaşmadım. Önceleri dış görünümden kaynaklı uzunca bir süre jön olarak değerlendirildim. Artık orta yaşa gelince jön karşısındaki kötü adam rollerini tercih ettim. Böyle olduğu zaman gündemde kalıyorsunuz. Daha da yaşlanınca ağabey, baba, dede oldum. Roller genel olarak dış görünüşe göre belirleniyor. Güzel makyajla geçmişe dönebilmek, 80'lere 70'lere gidebilmek çok hoş. Bu yüzden 'Keşke Hiç Büyümeseydik' beni çok heyecanlandırıyor. Ekip de çok güzel. Çok başarılı makyaj yapılıyor. Hepimiz makyaj şaheseriyiz.

Peki sizin 'Ah keşke' dediğiniz neler oldu?

Bir sürü vardır. Annemi yeni kaybettim. Annem de çok sevilen bir insandı. Annem, yemeğe çağırırdı, ben de 'Anne işim var, gecikeceğim' derdim. Şimdi de diyorum ki 'Keşke daha erken gidip onu mutlu etseymişim.' Çünkü şimdi gidiyorum ama yok. İnsan yaşarken farkına varmıyor. Bu durumu çocuğunla da yaşayabilirsin. Çocuğunun en önemli gününde iş uğruna onun yanına gidememişsin. İşte bunlar insana 'Keşke' dedirten şeyler. Hayat beklenmedik sürprizlerle dolu. Ne kadarıyla kuvvetlice mücadele edebileceğimiz, ne kadarından vazgeçebileceğimiz bilinmiyor. Yani kader.

İlerleyen yılların size edindirdiği en önemli öğreti ne oldu?

Konfüçyüs'ün de dediği gibi... Aslında ‘Hiçbir şey olmak için uğraşıyoruz.' Yani kişiliğimiz bizi hep daha hırslı, daha başarılı bir hale getirmeye çalışırken kendimizi unutuyoruz. Asıl anlar ise kendimizi unutmadığımız anlar. En doğru anlarda adımız yükseliyor, en doğru anlarda yaptıklarımızla biz, biz oluyoruz. İşte o zaman gerçekten Ege oluyorum. Ege olduğum anlar çok önemli. Yani ay ile ayı gösteren parmağı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bu da Konfüçyüs'ün çok güzel bir lafı. Benim hayat felsefem oldu. Yani o ayrımı iyi yapabilmek gerekiyor, o parmağa taparsan ya da onu aydan daha çok yükseltirsen ayın değerini kaybettirdiğin gibi sen de kaybolursun.


Sizce günümüzde oyuncuların yaşadığı en büyük zorluk nedir?

Oyuncuların zorlukları mecrasına göre değişiyor. Tiyatroda farklı, sinemada farklı. Örneğin televizyon da çok fazla dizi üretiliyor. İnsanlar çok özen gösteriyorlar ama bir dizi tutmaz, iş yapmazsa o dönem, o sezon vaktinizi de çalmış oluyor. Tiyatroda mekân ve para çok önemli. Yapacağınız oyuna seyirci çekebilmeniz için belirli standartları baz almak zorundasınız. İdeallerinizden vazgeçmek zorundasınız. Seyirciyi çekebilmek için daha radikal şeyler yapmak gerekiyor. Bu durum sizi ideallerinizden uzaklaştırıyor. Biz Devlet Tiyatroları'nda olduğumuz için daha şanslıyız. Ben mezun olduğumdan beri Türkiye'de gitmediğim, oynamadığım yer kalmadı. Her yere hizmet götürdüm. Bu sektörün belki kendi içinde yıprandığı hantal olduğu durumları vardır ama onlar daha iyi bir hale getirilebilir. Devlet Tiyatrosu bu sezon kadın yazarlara, kadın yönetmenlere ağırlık verdi. Böyle bir sezon açılışı yapacaklar. Tabii bütün bunlar sahne sayısının artmasıyla, oyuncu kalitesinin yükselmesiyle, para bulunmasıyla da bağlantılı. Oyuncu para kazanmak da istiyor kendi idealleri peşinde de koşmak da. 1996'da 'İstanbul Kanatlarımın Altında' filmini çekmeden önce izleyici Türk sinemasını aşağılar hale gelmişti, dalga geçiyordu. Halbuki o dönemlerde ne kadar iyi filmler çekilmişti. Ama sonra parasızlıktan ucuz işler yapılmaya başlandı ve sektör kendini öldürmüştü. 'İstanbul Kanatlarımın Altında' ile çok Avrupai biri çıktı ve ABD'ye kafa tutar kalitede film yaptı. 'Biz Türkler bunu yapabiliyoruz' dedik ve resmen izleyici Türk sinemasıyla barıştı. Onun hemen arkasından gelen 'Eşkıya' olsun 'Vizontele' olsun hepsi izleyiciyi yakaladı. Ve bugünlere geldik. Türk sineması, gençliği her zaman yakalayıp onları mutlu etmek zorunda. Bilgi ve kültür aktarıldıkça yeni nesil daha iyi işler yapmaya başladı. Çünkü izleyici kendi özünü izlemek istiyor. Tabii bunların arasında para yapan işler de oluyor. Komedi filmleri gibi. Çok ucuz komediler de çekiliyor, çok kaliteli komedi filmleri de. Ben isim vererek kimseyi yıpratmak istemem ama hayran olduğum işler izledim. Örneğin 'Ölümlü Dünya'... Hayran kaldığım bir işti. Çalışan herkesi tek tek tebrik ediyorum. Bu kadar ölçülü ve sadelikte komedi böyle yapılır işte. Para kazanmak çok önemli bir şey ama ucuz işler yapılmaması gerekiyor. Para kazanma adına izleyici dejenere edilmemeli. İzleyici dejenere edilerek yapılan işler kısa vadede para getirir ama sonra o izleyicileri bir daha bulamazsınız. Türk sineması bunu daha önce yaşadı.

Hiç kimsenin görmediği, bilmediği bir özelliğiniz var mı?

Deli bir 'Star Wars' koleksiyoncusuyum. 15-20 yıla yakındır ne varsa topluyorum. Evin içinde yürüyecek yer kalmadı. Instagram'da ‘egeantik' adında bir sayfa açtım. Sürekli olarak orada ne var ne yok diye Feriköy'deki oyuncak pazarına gidiyorum. Çok araştırırım, fazla pahalı olanlarını almıyorum. Benimkiler daha antika eski oyuncaklar. Ayrıca 3 bin tane motosiklet modelinin olduğu koleksiyonum da var.

Motosiklet kullanıyor musunuz?

Evet, kullanıyorum ama koleksiyonunu ayrıca yapıyorum. Delilik bence. Biri sorduğu zaman gösteriyorum. Heyecanı bu. Ama onlarsız olamıyorum, onlar beni hayata bağlıyor.

Bugüne kadar yaptığınız en büyük çılgınlık nedir?

Benim yaptığım her şey galiba çılgınlık. Çünkü monoton bir hayatı hiçbir zaman tercih etmedim. Hep bir üst seviyeye çıkmaya çalıştım bilgisayar oyunu gibi ama game over olmak istemem. O yüzden şartları çok iyi değerlendirmek gerekiyor. Topluma baktığım zaman kendimi şanslı buluyorum. Bugüne kadar şans benim yanımdaydı. Ben de o şansı güzel değerlendirdim. Belki başkaları için de böyledir bilmiyorum ama ben işlerin yolunda gitmediği zamanlar da bile şanslı olduğumu düşünmüşümdür. Her şeyden keyif almaya çalıştım. Allah, kaldıramayacağımız tatsızlıklar yaşatmasın. Neşeli olmak, çocuksu olmak belki de en büyük çılgınlık şu ortamda.

Röportaj: Mehmet Çalışkan

Yeni fragmanlar, son bölümler ve en etkileyici sahnelerden anında haberdar olmak ister misin?