Gıdakladı, Yumurtladı ve Sustu…
Anadolu'da güzel bir söz vardır. Bir şeyler söylemek isteyen ve
bunu davranışlarıyla belli eden ya da daha da ötesine geçip, söylemek istediği şeye ilişkin ağzından
bir takım sözcükler kaçıranlara, "gıdakladın, bari yumurtla" derler.
Bir ünlü yazarımızın
yakın zamandaki söylemi de, bu durumla paralellik arzediyordu. Neyse ki, gıdaklamanın ardından,
kimseden telkin beklemeden kendiliğinden yumurtlayıverdi. Ama bir tartışma yaratmayı hedefleyen bu
tavra karşılık Başbakan'dan gelen hayli sert uyarı, yelkenleri hızla suya indirmesine sebep oldu ve
epeydir bilinen ve beklenen proje, şimdilik yeniden rafa kaldırılmış oldu.
Evet, tahmin
ettiğiniz gibi Fehmi Koru'dan bahsediyorum. Bir medya organına "Obama gibi geldiler ama Bush gibi
oldular" dediği anda, bir şeyler yumurtlayacağı belli olmuştu. Fazla oyalanmadan da ağzındaki
baklayı çıkarıp, "Erdoğan Cumhurbaşkanı, Gül de Başbakan olursa sorunlar çözülür" deyiverdi.
Ülkemizin siyasi yapısı Cumhurbaşkanına çok önemli yetkiler verse de, idari-mali anlamda bu ülkenin
en yetkili organı, tartışmasız Başbakan. Öte yandan, acaba Koru'nun sorun olarak algıladığı şey
neydi ve Gül başbakan olursa nasıl çözülecek, insan merak ediyor. Gazetecilik kariyeri bir yana,
şimdilerde kendince takınmaya çalıştığı "medyanın ağır abisi" pozlarının arka planını, Erdoğan ve
AKP zamanında elde ettiği su götürmez bir gerçeklik olan Koru, hangi projenin sözcülüğünü
yapıyor?
Biz lafı uzatmadan ve yazarı fazla hedefe koymadan, doğrudan projeye değinelim
dilerseniz. Küresel sermaye unsurları, uzunca bir süreden beri Erdoğan'ı Cumhurbaşkanlığına aktarıp
(ve aslında kızağa alıp), siyasi iktidarı Abdullah Gül'e teslim etmenin yollarını arıyor. Bu
projenin içinde de yok yok. AKP içindeki Gül'e "çok yakın" kanattan tutun da, TÜSİAD destekli
sermaye unsurlarına, en büyük medya gruplarının bazılarından tutun da, uluslararası finansal
çevrelere kadar çok geniş bir çevre, Gül ile daha kolay çalışabileceğini düşünüyor. Hatta "kapatma
davası" bile, bir anlamda bu çabanın en olası uygulamasıydı ama o da işe yaramadı.
Gül'ün
doğası ve tavırları da, bu konuda yanılmadıklarını gösteriyor. Bir basit örnekten yola çıkalım.
Malum küresel kriz ortamında, Türkiye ile IMF arasında bir anlaşmanın ayak seslerini duyuyoruz.
Erdoğan'ın IMF ile yürüttüğü bir pazarlık var ve bu pazarlık yürütülürken, Erdoğan "kamu
yatırımlarını ertelemeden, reel ekonomik sektörü fonlamak" istiyor. Buna karşılık IMF ise, piyasa
fonlaması yerine, sadece "finansal çevrelerin fonlanmasını" ve reel ekonominin kaderine terk
edilmesini öngörüyor.
Şimdi elimizi vicdanımıza koyup düşündüğümüzde, bugün Başbakan eğer Gül
olsaydı, eski bir küresel finans çalışanı olarak, IMF ile bu yatırım pazarlığına girer miydi yoksa
doğrudan küresel sermayenin dediklerini mi yapardı?
Oysa tüm dünyada krizin aşılması için,
kamunun muhtelif sektörleri fonlaması çözümleri üretiliyor. Örneğin ABD'de reel ekonomik unsurların
en önemlilerinden otomotiv sektörüne, ciddi paralar aktarılmaya çalışılıyor. Keza Avrupa'da da durum
pek farklı değil. Bu ülkelerde yapılmak istenen şey basit. Finans kesimleri, kendilerine tanınan
kredileri şuursuzca tükettiği için, (sürekli) kurtarılmayı hak etmiyorlar. Buna karşılık reel
sektörün krize girmesinin, sosyal yaşama etkisi çok fazla olacağı için, gelişmiş ekonomilerin
öncelikli tercihi, reel sektörün krize girmemesi için gerekeni yapmak. Bunun için vergi
indirimlerinden tutun da, nakit transferlerine, işçi ücret avantajları ve vergi muafiyetlerinden
tutun da, kamu yatırım harcamalarının hızlanmasına kadar, çok sayıda yolu
deniyorlar.
Gelişmiş ekonomiler çözümü böyle (Keynesyen politikalarla) ararken, IMF'in bize
sunduğu reçete, bildik reçete. Kamu bütün harcamalarını kessin, yatırım filan da yapmasın,
özelleştirme yapmaya devam etsin ve finansal kesime olağanüstü avantajlar (ve bazı avantalar)
sağlansın.
Tabi ki bu önerilerin bazıları gerekiyor ve yapılmalı da. Ama kamu yatırımları
neden dursun ki? Kriz ortamında hiçbir müteşebbis yatırım yapmazken, kamu da tüm yatırımları
durdurursa, piyasaya nasıl hareket getirilebilir? Nasıl istihdam sağlanabilir? İşte bu noktada,
Erdoğan ile IMF arasında, kamu yatırımları ve doğal olarak faiz dışı fazla üzerinde ciddi bir
pazarlık yürütülüyor. İnanıyorum ki, eğer Gül başbakan olsaydı, böyle bir pazarlık yürütmek yerine,
uluslar arası fonlar ve sermayenin istedikleri, "birebir" hayata geçirilirdi.
Peki, Gül ile
Erdoğan arasındaki tek fark, IMF ve küresel sermaye politikaları mı? Bir canlı örnekten daha yola
çıkarak, başka bir soru soralım. Malumunuz üzere yakın zamanda bir Hilton Arazisi tartışması
çıkmıştı. Başbakan, "Hilton'da yazan neyse o, fazla imar vermeyeceğiz" diyerek, Doğan medya grubuyla
ciddi bir çatışmaya girmeyi göze almıştı. Peki, aynı şartlarda Gül Başbakan olsaydı, bu çatışmayı
göze alır mıydı? Hiç sanmıyorum. Çevreye sürekli "çiçek dağıtarak" hareket etmek gibi bir düsturu
olan Gül'ün sırtına ulusal mali sorumluluklar küfesinin konmasının, ülkemiz için pek de
hayırlı sonuçlar vereceğini sanmıyorum.
Bu sözlerim, Gül'e siyaset yolunun kapanması anlamına
gelmiyor. Siyaset, ülkedeki herkesin hakkıdır ve Gül de elbette günün birinde Başbakan olup, ülkenin
idari-mali politikalarını belirleyebilir. Ama bunun için elini taşın altına sokup, partisini kurması
gerekir. AKP'yi belki bir ekip kurdu ama onu bugünkü oy oranlarına Erdoğan getirdi. Ve Erdoğan'ın
liderliği, başından beri tartışmasız yürüyor. Bu ahval ve şerait altında, Gül'e düşen, Erdoğan'ın
tasfiyesi, kızağa alınması yoluyla hazıra konup, merkez sağa yerleşmiş bir siyasi oluşumu yönetmek
değil, kurabiliyorsa, kendi siyasi oluşumunu kurmaktır.
İşte bu sebeple, Gül'ün kadim dostu
Fehmi Koru'ya söylenen "sevsinler" lafı, aslında tam yerini bulmuştur. Koru, Obama'nın seçilmesiyle
artan demokratlar rüzgârını arkasına alarak siperin önüne çıkıp, küresel sermayenin kafasındaki
çözümü dile getirmiştir ama bu çözümün sadece küresel sermaye için bir çözüm olduğu, Türkiye için
"pek de iyi bir çözüm olmadığı" da ortadadır. Dolayısıyla, herkesin haddini bilmesi
gerekir.
Ha Fehmi Koru, Ertuğrul Özkök gibi "hükümetleri belirleyebileceğini sanma" vehmine
kapılmışsa, oturup "sevsinler" sözünü hazmetmesi ve gücü yetiyorsa, bu söze karşı mücadele etmesi
gerekir. Ama "gücünün neredeyse tamamını" AKP'nin iktidar olmasından alan bir yazar bunu yapabilir
mi? Yapamadığını, hemen geri vitese takmasından anlıyoruz. Ama anladığımız şey sadece o değil. Ne
Ertuğrul Özkök ve ne de ona özenen Fehmi Koru gibi isimler, konumlar belirleyemiyor artık Türk
Siyasi Arenasını. O devirler biraz geride kaldı. Gerek mevcut medyanın çeşitliliği ve gerekse
alternatif medya ve internetin varlığı, bu tip genel yayın yönetmeni manipülasyonlarının,
eskisi kadar prim yapmasına ve işe yaramasına engel oluyor.
Selam ve
sevgiler… |