‘Benim kılavuzum o, teslim olmuş durumdayım’

L ondra’da doğdu. 12 yaşında ailesiyle birlikte Türkiye’ye döndü. Yarım yamalak Türkçe’si düzelsin diye annesi onu tiyatro kurslarına yazdırdı ve o gün bugündür oyunculukla ilgileniyor. Londra’da aldığı temel eğitimin çeşitliliği en büyük şansı oluyor. Bir dönem müzikle bile ilgileniyor. İstanbul’da Pera Güzel Sanatlar Lisesi’ni bitirdikten sonra Haliç Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden mezun oluyor. Kariyerinin başında bir sit-com’da 2 dakika görünüyor, “Hayat Bilgisi” dizisinde yer alıyor ancak onu izleyicinin fark etmesi “Kavak Yelleri”ndeki Mine karakteriyle oluyor. Kocaman gülümsemesi, sarı saçlarıyla çok beğeniliyor. 5 yıl boyunca Mine’ye hayat veren Aslı Enver, yıllar geçtikçe oyunculuğunu da geliştiriyor. Dolunay Soysert’le birlikte yer aldığı “Personal” adlı tiyatro oyunu, ona geçtiğimiz hafta Yıldız Teknik Üniversitesi’nden “En Beğenilen Kadın Tiyatro Oyuncusu” ödülünü de getiriyor. Başrollerini Burak Özçivit ve Murat Boz ile paylaştığı “Kardeşim Benim” filmi bu hafta vizyona girerken ekranlara ise Show TV’de başlayacak “Kış Güneşi” dizisiyle dönecek. “Kaybolan bir benlik, imkânsız bir aşk ve sırlarla dolu bir geçmiş” sözleriyle özetlediği dizide başrolü Şükrü Özyıldız ile paylaşıyor. 2016’ya hızlı bir giriş yapan Aslı Enver o meşhur sımsıcak gülümsemesiyle geldi röportaja. 30’larını sürerken artık kendini daha iyi hissettiğini ve mutlu olduğunu söyleyen genç oyuncu, pek çok kişinin aksine, her ne kadar yorucu tempolarda çalışsalar da sette olduğu zamanlarda kendini iyi hissettiğini söylüyor.

 

- Hem film hem dizi aynı döneme geldi, 2016’ya iyi bir başlangıç yaptın...

 

Evet, bunun için çok heyecanlıyım. Film bu hafta vizyona girdi. Keyifli bir süreç yaşıyorum. Dizinin de çekimleri başladı, aslında senin de dediğin gibi 2016 güzel başladı benim için.

 

- Tiyatro yaptın, dram ve komedi de oynadın. Birçok alanda yer alma şansın oldu. Kendini şanslı buluyor musun?

 

Elimden geldiğince farklı rolleri seçmeye çalışıyorum. Kendimi şaşırtmak için bunu yapıyorum. Aynı şeyleri oynamak bana daha zor geliyor çünkü hem diğerine benzememesi hem de aynı çizgide olması lazım. İşim hayatımda bir numara. 14 yaşımdan beri Müjdat Gezen ile başlayan ve Pera Güzel Sanatlar Lisesi’yle devam eden bir süreç var. 2 yıllık da yurtdışı deneyimim oldu, workshop’lar aldım. Şanslıyım ki ailem beni çok destekledi. Konservatuvar döneminde de hem okuyup hem çalıştım. Bunun için çok mutluyum, çalışmayı çok seviyorum. “İşte çok yoruluyoruz” diyen biri değilim. Sette olduğum saatlerde eğleniyorum. İstediğim mesleği yapabildiğim için kendimi çok şanslı buluyorum. Bunun yanında şans da gelebiliyorsa, ne güzel. Bir şeyi çok istersen olur. Ben hep çok istedim, oluyor da galiba.

 

- Oyunculuğu çok istemeye başladığın dönem ne zaman?

 

Hayal gücüm çok açıktı, hikâyeler yazardım. Londra’dayken ailem beni müziğe yönlendirdi. Buraya geldikten sonra müzikten koptum çünkü sadece Türkçe öğrenmeye çalışıyordum. Londra’daki eğitim sistemiyle buradaki çok farklı. Orada çocuğun yeteneklerini keşfetmesi üzerine kurulu bir düzen var, burada ise dersler genel kültür ağırlıklı. Başlarda Türkçe öğrenip eğitim sistemine alışmaya çalıştım. Ama ülke değişimi nedeniyle bocalama döneminde olduğum için annem “Seni Müjdat Gezen’e yazdıralım, tiyatro ister misin?” dedi. Böylece tiyatro eğitimine başlamış oldum. Oradan bir girdim, bir daha çıkamadım.

 

- Aslında müzikle de ilgilenebilirmişsin, sesinin ne kadar güzel olduğunu gördük yılbaşı gecesi. Demet Sağıroğlu da seni tebrik etmiş, Arnavut Kaldırımı’nı söylediğin için... Hoşuna gitti mi bu deneyim?

 

Hayatta hiçbir şey için “Ben yapmam” demeyecekmişsin. Çünkü heyecanlı bir tipim. Heyecanlandığında insanın sesi çıkmaz. Kaldı ki yıllardır şarkı söylemiyorum. Nitekim sözleri unuttum. Orkestrayla söylemek zor, evde kendi kendine şarkı söylemeye asla benzemiyor çünkü kendi sesini duymuyorsun.

 

- Bir yandan da bu tecrübeyi yaşamak müthiş bir özgüven...

 

“Hatıra olsun” dedik başta. Tarih yaklaştıkça kaçmaya çalıştım ama beceremedim. Sonra da kendimi içinde buldum. Sahneye çıktım, kameraya alışkınım ama hayatımda hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. İyi ki yapmışım. Çok tatlı ve eğlenceli bir anıydı benim için.

 

- İleride müzikle ilgili bir şey yapmayı hiç düşünmez misin?

 

Albüm yapmak gibi bir düşüncem yok. Oyunculuk yapıyorum. Mesleğim icabı gerekirse yaparım sadece.

 

- Kavak Yelleri’nden sonra kadrodaki tüm kadın oyuncular iyi yerlere geldi. O dizi bir şans ve bir dönüm noktası mıydı hayatınızda?

 

Konservatuvarda okurken bir yandan çalışmak çok zor oluyor ama oyunculuğa belli bir yaşta başladığında her şey daha rayında gidiyor. Benim şansım bir yandan seti öğrenirken diğer yandan konservatuvara gitmemdi. Ben çok iş seçen bir tipim. Oynamam için bir sebep olması gerekiyor. Dolayısıyla o da beklediğim bir işti. Görüşmeye gitmekten sıkıldığım bir dönemdi. Çünkü “Maalesef aradığımız kast siz değilsiniz” cümlesiyle karşılaşıyordum. Olumsuz yanıt alınca bir noktada “Olmayacak herhalde” diye düşünüyorsunuz. Tam o noktada “Kavak Yelleri” geldi ve 5 sene sürdü. Genç bir ekiptik. Heyecan ve samimiyet vardı. Biz orada çok şey öğrendik, Kavak Yelleri bir okuldur hakikaten. O ekiple hiç kopmadık, 50 kişilik bir grubumuz var, arada buluşuruz. Sayımız fazla olduğu için genellikle bir balıkçının üst katını kapatıyoruz.

 

- Benim gözümde sen naif, duygusal ve kolayca kabuğuna çekilebilecek birisin sanki. Kim sana “Hayır” diyebilir ki? Kast uygun değilse niye demesin? (Gülüyor.)

 

Duygusalımdır ama büyüdükçe o kadar da duygusal olmamak gerektiğini fark ediyorsun. 30’lu yaşlara gelmenin verdiği hissiyatla kendimi çok daha sakin, daha olgun ve iyi hissediyorum. 

 

- Evet, 30’larda değişiyor insan...

 

Daha iyi hissediyorum. Çok farkında oluyorsun. Karar verip, hedef belirleyip ona odaklanabiliyorsun. 29 yaşından beri “30’larında anlayacaksın” lafını anlamaya başladım ve bu çok hoşuma gidiyor.

 

‘Oradayken de burayı özlüyorum’

 

- Londra’ya ne sıklıkta gidiyorsun?

 

Zaten babam tarafımdan bütün akrabalar, bir sürü kuzenim, akrabam orada yaşıyor. Çok sık görüşemesek de ilkokuldan 2 arkadaşım var. Orada çocukluğum ve bağlarım var. Gittiğimde çok mutlu oluyorum ama 2-3 gün sonra burayı çok özlemeye başlıyorum. Tuhaf bir duygu. Eskiden yaptığım her şeyi yapıyorum gittiğimde. Bu yıllar sonra markete girip çocukluğunda yediğin bir çikolatayı görüp almak gibi.

 

- Londra’da bir boş günü olanlara neler tavsiye edersin?

 

İngiliz kahvaltısı yaparak güne başlayabilirler. Soho taraflarını seviyorum. Camden, alışveriş merkezlerinden ziyade sokak pazarlarıyla ünlü, envai çeşit yemeklerin olduğu bir yer. Atmosferi o kadar güzeldir ki, rahat 3 saat geçirilebilir. Bütün kültürlerin lezzetleri var çünkü...Soho’da ve Oxford’da çok güzel sokaklar ve kitapçılar var. Hepsi birbirine yakın olduğu için eğer bir günüm varsa ben buralarda gezmeyi seviyorum. Camden Town’da çok fazla piercing ve dövmeci var, ilgilenen varsa gidebilir. Ayrıca ikinci el kıyafetçiler de var, benim çok ilgimi çekiyor.

 

 

‘İŞE ZARAR VERMEMEK İÇİN YER ALMADIĞIMIZ PROJELER DE OLUYOR’

 

- Mesleğinin en zor, yorucu gelen ve en keyif aldığın tarafları ne?

 

Galiba soğuk beni çok zorlayan bir şey. Yani dış çekimler. En sıkıştığım konu o. En sevdiğim şey; yönetmene baktığımda ifadesinin olumlu olduğunu görmek. Yönetmen zaten setin babası gibi oluyor. Ondan geçer not aldığınızda “Doğru yoldayım” diyorsunuz. İş seçerken sadece senaryoya değil yönetmenine ve partnerine de bakıyorsun.

 

- Bugüne kadar hep iyi partnerlerin oldu, iyi işlerde rol aldın...

 

Bu bir şans ama seçmek bence işin en zor tarafı. Bu bir ekip işi, şimdiye kadar iyi seçimler yaptığımızı düşünüyorum. Bazen de “Bu iş çok güzel ama kendimi bunun içinde iyi hissetmiyorum” deyip işe zarar vermemek için yer almadığımız projeler de oluyor. n Beğendiğimiz her elbisenin üzerimizde güzel durmayabildiği gibi, demek rol de oturmayabiliyor... Rolü yaşatabileceğimi hissetmem gerekiyor. Canlanıyor gözünde ve “Ben bu rolü böyle çıkarabilirim” diyorsun. Mesela Hicran’ı oynamayı çok sevdim, yemenili bir kızdı. O rolüm için 3 ay kaş almadım, manikür yaptırmadım, 48 kiloya düştüm. Bütün bunları büyük bir motivasyonla yapıyorsun çünkü orada yazılı bir karakter var ve onu ortaya çıkarmalısın. Onun ilk “Merhaba”sı da çok güzel oluyor, diyorsun ki “Ne sevdim bu kızı”. Çok eğlenceli bir mesleğim var.

 

- Yeni bir projeye adapte olurken rol tam olarak ne zaman üzerine oturuyor?

 

İstediğin kadar çalış, onun kostümünü giyip sahnenin içinde olmadan gerçekten “Ben bu rolü çıkarttım” diyemiyorsun. Kavak Yelleri’nde Mine’yi 5 sene oynadım ve sürekli değişen bir senaryo olduğu için onu sürekli keşfettim. “Bu karakter bunu yapmaz” diye bir şey olamaz, neticede insansın ve insan her şeyi yapabilir.

 

- Yeni yılda bir de ödülün oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından “En Beğenilen Kadın Tiyatro Oyuncusu” ödülünü aldın...

 

Çok güzel bir his. Dolunay Soysert, en yakın arkadaşlarımdan biri, onunla oynamak çok büyük bir şanstı, iyi ki var. Bana sahnede öyle bir alan açıyor ki doğru bir şey yapabiliyorum. Ödülün üniversiteden geliyor olması da çok tatlıydı, acayip mutlu oldum. Aslında bu tip şeylerde utanıp içime kaçarım dediğin gibi ama orada “Kan, ter, gözyaşı. İşte bu” dedim.

 

- Tiyatroya devam etmeyi düşünüyor musun, ödül seni motive etmiştir...

 

Bir sezondur oynuyoruz. Çok keyif alıyoruz. Oyunun bir derdi var ve onunla empati kuran birçok insan var. Bu beni çok mutlu ediyor. Ödül almak beni tabii ki çok motive etti. Devam etmeyi istiyorum tabii, neticede okuduğum bölüm. Belki bir sene ara verebilirim çünkü doğru oyunu bulabilmek biraz zaman alıyor gibi geliyor.

 

- Sahnede kim seni izlese heyecanlanırsın?

 

Oyunlarımıza bazen çok yakın arkadaşlarım geliyor. “Bana kim geliyor söylemeyin” diyorum. Orada birilerinin beni izliyor olması, kalkıp belli bir bilet parası verip emek vererek oraya gelmesi çok özel. Hep en iyisini vermek durumundayız.

 

- Ve bu sezon Show TV’de iddialı bir diziye başlıyorsun?

 

Şükrü’yle (Özyıldız) çok yeni tanışıyorum. Şeffaf adamlar vardır ya, o da öyle. Yönetmenimiz Murat Onbul ile çalışmak çok keyifli. Komedi temposu olan bir yönetmenin dram çekmesine tanık olacağız. Melodram olduğu için zengin hayatı anlatılıyor. Ben de böyle bir şeye alışkın değilim. Beni çok heyecanlandırıyor. Nasıl oyna derse öyle yapıyorum, benim kılavuzum o, teslim olmuş durumdayım.

 

‘ARINDIRICI YOLLARIM VARDIR’

 

- Film de vizyonda. Çekimlerde çok eğlendiniz sanıyorum.

 

Evet, bir yol hikâyesi. Birbiriyle anlaşamayan ünlü iki kardeşin bir sebeple bir araya gelip uzun bir yolculuğa çıkmasını anlatıyor. Bende işe yeni başlamış magazin gazetecisi Zeynep’i canlandırıyorum. Çok eğlenceli bir hikâye. Burak’ı daha önceden tanıyorum, Murat’ı hiç tanımıyordum, yönetmenimiz Mert Baykal’la çalışmamıştım. Ekibimiz ve görüntü yönetmenimiz çok iyiydi. Yol hikâyesinde görüntüden sıkılmamak çok önemlidir. O kadar güzel görüntüler var ki... Biz çok eğlendik.

 

- Galiba sen de uzun araba yolculuğunu çok seviyorsun...

 

Araba kullanmayı, uzun yol yapmayı gerçekten çok seviyorum. Arındırıcı yollarım vardır. Kahvemi, meyve salatamı alıp müziğimi açarım. Benim için terapi gibi bir şey. Yaklaşık 22 yaşımdan beri böyle. Sıkıldığım zamanlarda arabama atlar, Bolu’ya giderim.

 

- Boş gününde neler yapmaktan hoşlanırsın?

 

Uykuyu seven biriyim, geç kalkmayı seviyorum. İki kedim var. Polonezköy ve Riva taraflarına gitmeyi seviyorum. Çok eski bir arkadaş grubum var, onlarla toplanırız. Akşam da sinemaya giderim.

 

- Artık tanınıyorsun. Hayatını rahat yaşayabiliyor musun?

 

Hiçbir sıkıntı yaşamıyorum. Ne kadar güzel, insanlar tanıyor, “Merhaba” diyor. İletişimden daha güzel bir şey var mı? Vapura binerim, geçen gün Marmaray’ı kullandım. Gece çok dışarı çıkan biri değilim.

 

- Kitap okumayı sever misin?

 

Kitap okuyamıyorum, disleksiyim. O yüzden Ipad’den okutturuyorum. Onu da dinlerken uyuduğum için maalesef zor oluyor.

 

- Senaryo okurken de zor oluyordur...

 

Evet. Altını çize çize kalemle okuyorum. Normal biri yarım saatte bitiriyorsa benim okumam 4-5 saati bulabiliyor. Sonuçta böyle doğdum ve böyle yaşamayı öğrendim. Okumam kötü olduğu için ezberim iyi. 

 

‘Karakterlerimin geçmişini yaratıyorum’

 

- İyi bir rol ne gibi fedakârlıklar gerektirir, sen neleri göze alırsın?

 

Karakterin özelliklerinin cezbedici olması gerekiyor ki, ben ona hazırlanmak isteyeyim. Biraz gözlem yapıyorum, etrafımda okurken kodladığım, gözümün önüne gelen tanıdığım karakterleri gözümün önüne getirip taklit değil ama empati yaparak ne yaşadığını, nasıl davrandığını, neye tepki verdiğini anlamaya çalışıyorum. Elini, kolunu nasıl kullandığına bakıp okulda öğrendiğim yöntemlerle de harmanlıyorum. Fiziksel değişim gerekiyorsa yapıyorum, kilo vermem ya da almam, saçımda, yüzümde değişiklik gerekiyorsa yapıyorum. Bunlar bir oyuncu için bedel değil çok zevkli şeyler. Çünkü kendini değiştirdiğinde role adapte oluyorsun.

 

- Bir karakteri oluştururken onun geçmişini zihninde canlandırır mısın?

 

Tabii ki canlandırıyorum. Hayalini kurup yönetmen ve senaristle konuşuyorum. Nasıl geçmişlerimiz bizim karakterlerimizi yaratıyorsa aynı şekilde ona da bu geçmişi yaratıyorum. Ve var olan diğer karakterlerle ilişkisini kuruyorum. Bence bu, rolü daha derin kılıyor.